dimanche 14 janvier 2018

Seni bulamıyorum ( Haritasız Kentler 32 )

Ya bir göl kıyısında ya bir adada ya da haritasız bir kentte olmalısın... çünkü seni bulamıyorum. Biraz rüzgarlı olmalı şu anda olduğun yer. Karanlıkta, tahta korkuluklu bir balkondan bakıyor olmalısın. Her yeri görebileceğin bir balkon. Aklına çok kez dinlediğin bir şarkı düşüyor olmalı. Savuşturmaya çalışıyor, sessizliği bekliyor olmalısın. Ağlamak istiyor olmalısın kendini seçemedigin için. Günün hangi saati olursa olsun benimle ince ince ağlayabileceğini biliyor olmalısın. Soğukta ama sıcacık yün hırkanın içinde, bütün renkleri görebiliyor; ama arkandan usulca yaklaşıp karanlık gibi belini artık sarmayacağımı biliyor olmalısın. Ana dilin ve bildiğin yabancı diller dahil hiçbir dili konuşamıyor olmalısın. Gökyüzünde bile  yolunu bulabilen canlıları düşünüp hiçbirinin adını hatırlayamadığın gibi. Bana çok uzakta bir yerlerde olmalısın... çünkü seni bulamıyorum.

Binnaz Bulut
Haritasız Kentler 



/ / / 


/ / / 




photo by me 

Paris - Novembre 2016

"café refuge sur l'île"

samedi 2 décembre 2017

Dans ediyorlardı ( Haritasız Kentler 31 )

Çöp kamyonunu takip ederek bütün şehri dolaştı bir cumartesi gecesi. Öyle ya, başka nasıl bulabilirdi insan yolunu haritasız bir şehirde? Gece insanlarını izledi. Kimileri sadece gece görünür, gündüz de karşısına çıkardı kimileri. Yavaş adımlarla yürüse de çöp kamyonuna yetişebiliyordu. Ayazdan eser yoktu. Kış  yanaklarına dokunan enfes soğukta, çizmesinin bastığı yerin yumuşaklığındaydı.Gözlerini kapattığında yıllar öncesinde, bir dansın içinde buldu kendini. Artık çöp kamyonunu görmüyor, çöp almak ıçin durduğunda azalan,tekrar yola koyulduğunda artan motor sesini dinleyerek yol alıyordu. Çöp torbalarını bir bir kamyona fırlatan gece işçileri onu görüyorlar mıydı acaba? Her gece yapmalıydı bunu. Gözlerini kapatıp şehri dolaşmalıydı. Ellerini uzattı,o tutu. Bir adım geri geldi, o da bir adım ileri, ona doğru. Sağa kaykıldı, o da. Gözlerine baktı, gözlerine baktı. Birşeyler sordu sanki, sanki cevap verdi. Şimdi değil o andı ama aynı zamanda dündü ve bugündü. Görünenle görünmeyen, bilinenle bilinmeyen birbirine karıştı. Zaman ve mekan birbirinden ayrıldı. Dans ediyorlardı. 

Binnaz Bulut
Haritasız Kentler 



Ankara - 31 Mayıs 2015

/ / / 


/ / / 

mardi 20 juin 2017

Hem vardın hem yoktun ( Haritasız Kentler - 30 )


Rüyamda seni gördüm. İnce nehirlerin üzerindeki köprülerden, içlerinden yemyeşil suların aktığı parklardan, otları sararmış köy yollarından geçip bir tepeye vardık. Ben yolu bilmiyordum. Rengarenk atların özgürce koştuğu bir yere sen getirdin beni. Öğle vakti güneş iyice yükselmişti. Aşağıda görünen haritasız şehir alabildiğine yayılmıştı yeryüzüne. O kendini bizden,  biz kendimizi ondan soyutlamıştık. Yanımda sen vardın. Yıllar sonra sendin yanımdaki. Hala sen sen, ben de bendim. Biraz uzanmak istediğimi, tepeye çıkarken yorulduğumu söyledim. Ne kadar süre uykuda kaldım, ben uyurken sen ne yaptın bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda hala yanımdaydın. Yıllardır olmamıştı bu. Yıllardır yanımda olmamıştın. Ama aslında hep vardın. Hem vardın hem yoktun.

Binnaz Bulut
Haritasız Kentler
















Toulouse
Peach David et Jardin des Plantes
Septembre 2016 

photos by me 

vendredi 9 juin 2017

Le passé décomposé le futur en sus (my poem)

An other poem by me in THOSE THAT THIS :

LE PASSÉ DÉCOMPOSÉ LE FUTUR EN SUS

Tarabya - Istanbul 

February 2017
photo credit:me

dimanche 28 août 2016




Cihangir - Istanbul 
January 2017
photo credit: me



^^^

^^^

Canopée - ( Polo & Pan )

^^^

Ann Wants to Dance - ( Papooz )

^^^

Vanille Fraise - ( L'impératrice )

^^^
Sonate Pacifique - ( L'impératrice )

^^^


CANOPEE


Histoire improbable de la fantaisie
Proche de l'équateur à un point précis
Latitude 500 longitude 36
Au cœur de la forêt à cette interstice
Dans ta tenue d'Ève verdoyante
Tu étais d'une beauté étourdissante
Des oiseaux nous chantaient leur mélopée
Et nous vivions heureux dans la canopée

Jungle sauvage ouvre tes bras
Il en faut peu pour toi et moi
Prenons racine dans les bois
Enfants naïfs ou hors-la-loi
Les quilles plantées dans un ruisseau
Écoute chanter ce drôle d'oiseau
Il nous invite un peu plus haut
À partager nos idéaux

Histoire mémorable d'une rêverie
Que nous vivions ensemble en Amazonie

Un retour aux sources, vie sans artifices
A deux dans la forêt loin des maléfices
Dans la torpeur noire et luxuriante
D'une jungle aux lianes exubérantes

Les arbres millénaires nous ont adoptés
Et nous vivions heureux dans la canopée

Jungle sauvage ouvre tes bras
Il en faut peu pour toi et moi
Prenons racine dans les bois
Enfants naïfs ou hors-la-loi
Les quilles plantées dans un ruisseau
Écoute chanter ce drôle d'oiseau
Il nous invite un peu plus haut
À partager nos idéaux

Kemik saplı bıçağı elimde tutuyordum, yatağına girdim



Karanlıkta yavaşça odaya girdim, abamı ve şalımı çıkardım, soyundum, ama bilmiyorum neden, kemik saplı bıçağı elimde tutuyordum, yatağına girdim. Yatağının sıcaklığı, âdeta taze can üfledi bedenime. Sonra bir zamanlar Suren ırmağı kıyısında körebe oynadığımız o solgun yüzlü, çelimsiz ve gözleri masum Türkmen gözleri gibi, o küçük kızı hatırlayarak; onun o tatlı, nemli ve ılık vücudunu kucakladım. Hayır, hayır, yırtıcı ve aç bir hayvan gibi atıldım üzerine; oysa bütün kalbimle de tiksiniyordum ondan, öyle sanıyordum ki aşk ve kin aynı şeydiler. Serin, solgun vücudu, karımın vücudu, avının çevresinde kıpırdayan bir kobra yılanı gibi yayıldı, açıldı ve çemberine hapsetti beni. Göğsünün kokusu sarhoş ediciydi, kollarını boynuma dolamıştı, etinden hoş bir sıcaklık yayılıyordu, o anda hayatım sona ersin istedim. Çünkü o dakikada ona karşı bütün hıncım, bütün kinim yok olmuştu; gözyaşlarımı tutmaya çalışıyordum. Ben farkına varmadan, adamotu gibi, bacakları bacaklarımda kenetlenmiş, kolları boynumda halkalanmıştı. Bu terütaze etin tatlı sıcaklığını duyuyordum ve kavrulan gödemin her zerresi, bu sıcaklığı içiyordu. Hissediyordum ki, bir av gibi yutmaktaydı beni. Korku ve keyif, birbirine karışmıştı, ağzı bir salatalığın buruk tadını veriyordu. Bu tatlı basınç altında ter döküyor, kendimden geçiyordum.

Tenim, vücüdümün her zerresi, hükümleri altına almışlardı beni; yüksek sesle zafer şarkılarını söylüyorlardı. Ben mahkûm ve biçare, bu uçsuz bucaksız denizde, uysal itaatli, kendimi dalgaların keyfine bırakmıştım. Bir yesemin ıtırı yayan saçları, yüzüme yapışmıştı; gövdelerimizin derinliklerinden acının ve sevincin feryatları dışarı vuruyordu. Birdenbire şiddetle ısırdığını hissettim; yırtılmıştı dudağım. Tırnağını da böyle mi ısırıyordu, yoksa benim yarık dudaklı ihtiyar olmadığımı anlamış mıydı? Kendimi kurtarmak istiyor, ama bunca çabama rağmen başaramıyordum bunu. Tenimizin etleri birbirine lehimlenmişti âdeta.

Delirdiğimi sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sıcak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir çığlık kopardı ve beni bıraktı. Avucumda sıcak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Bir öksürük tuttu beni, fakat öksürük de değildi bu; kuru, iğrenç ve insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha. Korkudan titreyerek, abamı omzuma aldım, odama döndüm. Lamba ışığında avucumu açtım, baktım, gözüydü avucumda tuttuğum şey. Her yerim kana bulanmıştı.

Sâdık Hidâyet

Kör Baykuş






lundi 8 août 2016

Romantik düşlerin yaşamın boşluğunu nasıl doldurabildiği



Çünkü arzumun mantıksızlığı ve çocuksuluğu, inanmaya olan gereksinimimden daha zayıftı. Romantik düşlerin yaşamın boşluğunu nasıl doldurabildiğini, birisine, herhangi birisine hayranlık beslemenin getirdiği yaşama sevincini biliyordum. Daha Cloé’yi görmeden önce, bir başkasının yüzünde kendimde bir türlü bulamadığım mükemmelliği görmeye gereksinmiş olmalıyım.

Alain de Botton

Aşk Üzerine 



Ordu Persembe 2013
photo credit: me


^^^

Dancin - ( Aaron Smith )

^^^

jeudi 19 mai 2016

En sevdiğin rengi biliyorum - (Haritasız Kentler 29)



Kit’i en son gördüğümde, yağmur sonrası topraktan çıkan soluncanları izleyen bir kirpiyi sevmekle meşguldü. Kirpinin hiçbir dikeni batmadı eline. Birlikte, kumsaldaki bir taşın üzerine yerleşmiş  kamplumbağa ailesini izleyen kediyi bulmaya gittik. Ondan sonra da jiletin üstünden geçen sümüklüböceği izleyen kertenkeleyi. “En sevdiğin rengi biliyorum,” dedim ansızın. Tahta piknik masasının üzerine dirseklerini koyarak kavuşturduğu kollarının üzerine yan koymuştu başını. Bu soruyu duyunca gözlerini yavaşça kapadı. Sümüklüböceğin jiletin üzerinden geçişini seyretmeye devam ettim. Haritasız bir kentte her an fırtına kopabileceğini ve kıyafetlerimizin tamamen ıslanabileceğini ikimiz de tahmin edebiliyorduk. Her an birbirimize sarılabileceğimizi de. Tam “kırmızı!” diye haykırdığım anda gök patlarcasına gürledi. Duymadı. 

Binnaz Bulut
Haritasız Kentler 


///
///





Istanbul - April 2016 
photo credit : me 

lundi 29 février 2016

Kendimle geçinir halimin içine iyice yerleşmek istedim (Haritasız Kentler - 28)


Istanbul - April 2016 photo credit : me 

///



Kit kayıplara karıştı. Beni mi bıraktı gitti yoksa herşeyi mi bilemiyordum. Dalgaların sesi bile bozuk çıkıyordu, bozuk kaset gibi. Kaldırımın kenarına oturmuş ağlarken biri omzuma dokundu. Dönüp baktığımda arkamda kimseyi göremedim. Sakince ağlamaya devam ettim. Ağladıkça neyin neye dönüştüğünü anlamak istiyordum daha çok. Zamanın sesini duyar insan ağlarken, sanki biri artık birşeyler söylüyormuş gibi gelir, işaretleri takip edip bir yere varmış gibidir sonunda. Ellerim ensemde, alnım dizlerimde dayalı, kaldırıma oturmuş güzel güzel ağlarken, yine biri omzuma dokunmuş gibi geldi. Dönüp baktım hemen, yine kimse yoktu. Taş meydanı gözlerimle tararcasına boynumu üç yüz  atmış derece döndürmeye bile tenezzül etmedim. Bıkkın, küskün, kendimle geçinir halimin içine iyice yerleşmek istedim. Tam gözyaşı ve sümüğün ışlattığı elimi çantamdan çıkardığım mendille temizlemeye karar vermiştim ki bir ses duydum tam omzuma dokunduğunu sandığım elin yönünden geldi. “Ne oldu sana Liv?” Kit’di.

Binnaz Bulut

Harıtasiz Kentler

jeudi 4 février 2016

Birlikte baska ne yapabilirlerdi ? (Haritasiz Kentler - 27)




/ / / 
/ / / 



Gece sokaklar bomboșken tek bașına yürümeyi severdi Liv. Mevsim kıș ise caddenin bitip kaldırmın bașladığı yerden usul usul akan yağmur suları ona eșlik ederdi. Rüzgar mı yoksa soğuğun ta kendisi mi olduğunu bilmedigi bir esinti yüzünü avuçlarının içinde tutardı. Gündüz dükkanlardan, evlerden, sokak hayvanlarından ve insanların teninden yayılan kokuları emmiș bir sis, sanki görünür olurdu.

Kentin sessizliğe ve ıssızlığa gömüldüğü böyle anlarda aklına Kit’in kim olduğunu bilmediği gelirdi. Fakat son zamanlarda buna Kit’den artık umudunu kestiği de eklenmiști. Dalgaları dinlemeye cağırınca gelmiyor ; bilmedikleri apartmanlara girip anahtar deliklerinden daire içlerini gözetlemekle ilgilenmiyor ; sahil yolundaki banklarda yalnız bașlarına denizi hüzünlü hüzünlü seyredenlerle tanıșmak ve onlara neden üzgün olduklarını sormak istemiyor ; bașka bir yüzyılda yașadıklarını hayal edip o doneme ait bir bașka kișinin rolüne bürünmeye yanașmıyor ; haritasız bu kentte nereye gideceklerini bilmediklerinde, birini gözlerine kestirip onu gidecekleri yere varana kadar peși sıra takip etmeye varmıyordu. Peki ne yapacaklardı o zaman birlikte ? Bu oyunlardan hiçbirini oynamak istemediği gibi, kendisi yeni oyunlar da önermiyordu. Birlikte bașka ne yapabilirlerdi ?

Binnaz Bulut 
Haritasız Kentler





"First day in Japan" 
Yann Q. is teaching japanese to Cinla 
Kyoto - 2007

mardi 12 janvier 2016

Yine yalnız olalım ama yanyana olalım (Haritasız Kentler - 26)







A post card from Japan 
Kyoto 2009


Boşluğu dolduralım beraber. Yine yalnız olalım ama yanyana olalım. Kar kadar beyaza dönüştüremeyiz geceyi belki; dalgaları lodos kadar havalandıramayız; bir ova kadar hükmedemeyiz toprağa, düzleştiremeyiz onu; haritasız bir kenti avcumuzun iҫi gibi öğrenemeyiz ama ararsak birşeyler buluruz belki biryerlerde. Şöyle kollarımızı ve ayaklarımızı iki yana aҫıp tahta bir ҫatının altında yere uzansak, belki birşeyler duyarız, hatta görürüz. O an, eğer dersen “Artık hiҫbir şeyin hayalini kurmama gerek kalmadı ҫünkü sen yanımdasın”, derdim ki “O zaman ölme!”

Binnaz Bulut 
Haritasız Kentler



///

///


///

vendredi 18 décembre 2015

Geceleri dedektiflik yapardık (Haritasız Kentler - 25)



Geceleri dedektiflik yapardık. Filmlerdeki gibi, karton bardaklardaki kahveleri dışarıda ağzımızdan dumanlar ҫıkararak iҫerdik. Arabanın iҫinde biz, dışarıda soğuk, pusuya yatardık. Bulmak istediğimiz adamlar cılız florasan ışığında, gri kapılı apartman girişlerinden ҫıkardı. Hızlı adımlarla arabalarına doğu yürürken bizi farketmeden önümüzden geҫerlerdi. Arabalarının motorunu ҫalıştırır ҫalıştırmaz takip başlardı. Bir kadın ve bir erkekten oluşan her gerҫek ekip gibi birbirimize aşıktık ama aşk diye bir şey yoktu. Şehir geceleri kararırdı. Her yer tamamen siyah olduğunda formların, düşüncelerin ve olayların sınırları daha belirginleşirdi. O zaman daha da kendimiz olurduk. Gerҫekle yalanı ayırdeder, inanların söylediklerinin inandıkları olmadığını varsayardık. Bazen ben Sherlock o Watson’dı, bazen de o Watson ben Sherlock. Bu şehrin haritası olmadığı iҫin nerede olduğumuzu hiҫ bilemez, sadece ne yaptığımızı bilmekle yetinirdik. Aynı anda konuşmaya başlayıp aynı anda sustuğumuz anlarda bile birbirimizi dinleyebilirdik. Soruları ise hep başkalarına sorardık, birbirimize asla.

Binnaz Bulut
Haritasız Kentler 


///


///





Cambdrigde 2014
photo by me


samedi 5 décembre 2015

Arkadaşlık fikrinin ortak bir tutkuya dayanabileceğini bilmezdim






/ / / 




/ / / 


Gazeteciler dış dünyayla bağlantı kurmanız iҫin yazarlar. Bir iletişim kanalıdırlar. Ama yazar olan bir yazar farklıdır. Kurmaca yazan herkes –diye düşünür insanlar− yalnızdır. Belki bunun nedeni kurmacanın sadece başka insanın sesiyle bağlantı kurmanızı sağlıyor gibi görünmesidir. Belki de okumanın yalnız bir eymel olmasıdır. Bizi diğer insanlardan ayıran bir hobidir okumak.

Gazeteci, hikayeleri araştırır. Yazar ise hayal eder.

İşin garip yanı şu ki, bir romancının bu tek, yalnız sesi, bu güya yalıtılmış dünyayı yaratmak iҫin diğer insanlarla geҫirmek zorunda olduğu süreyi bilseniz, afallayıp kalırsınız.

Romanlarıma “kurmaca” demek zor.

Yazmamın sebebi, büyük ölҫüde, yazmanın beni haftada bir diğer insanlarla bir araya getirmesiydi. Kitapları yayımlanmış bir yazarın, Tom Spanbauer’ın Perşembe geceleri mutfak masasının etrafındda gerҫekleştirdiği bir atöyle ҫalışmasına katılıyordum. O zamanlar, bütün arkadaşlıklarım fiziksel yakınlığa dayalıydı : komşular ya da iş arkadaşları. Her gün onların yanında oturmaktan başka bir şansınız olmadığı iҫin tanıdığınız insanlar.

Tanıdığım en komik insan olan Ina Gerbert, insanın iş arkadaşlarını “uyduruk aile” diye tanımlıyor.

Fiziksel yakınlığa dayalı arkadaşlıklarda sorun gidici oluşlarıdır; bu arkadaşlıklar ya ayrılır ya da kovulurlar.

Bir edebiyat atölyesine katılana kadar arkadaşlık fikrinin ortak bir tutkuya dayanabileceğini bilmezdim. Edebiyat. Tiyatro. Ya da müzik. Ortak bir hayal. Değer verdiğiniz bu belirsiz, soyut beceriye değer veren insanlarla birlite olmanızı sağlayan ortak bir arayış. Bunlar ayrılmaya ya da kovulmaya dayanıklı arkadaşlıklardır. Bu hiҫ aksamayan, düzenli Perşembe gecesi sohbetleri yazmaktan bir kuruş bile kazanmadığım yıllarda beni yazmaya teşvik eden yegâne şeydi. Tom, Suzy, Monica, Steven, Bill, Cory ve Ricsk. Birbirimizi hırpalar ve överdik. Ve bu bize yeterdi.

Dövüş Kulübü’nün neden başarılı olduğuna dair en gözde teorim, ordaki hikâyenin insanların bir araya gelmesi iҫin bir yapı sunmasıdır. İnsanlar bağlantı kurmanın yeni yollarını görmek istiyorlar. Kırkyama Yorgan Yapmanın Yolları, Ya-Ya Kardeşliğin Kutsal Sırları ya da Talih Kuşu gibi kitaplra bir bakın. Bunlar insanların bir araya gelmesi ve hikâyelerini paylaşması iҫin bir yapı – yorgan dikmek ya da mahjong oynamak – sunan kitaplardır. Bu kitapların hepsi ortak bir aktiviteyle birbirine bağlanan kısa hikayelerden oluşur. Elbette, bütün bunlar kadın hikâyeleri. Erkeklerin toplumsal etkileşimi iҫin ҫok fazla yeni model görmüyoruz. Spor var mesela. Ya da imece usulü ev inşa etmek. Hepsi bu kadar. Hayır mi şer mi bilmem ama şimdi bir de dövüş kulüpleri var.

Kurgudan da Garip

Chuch Palahniuk